İlişkiler

Aile ve Evlilik Problemleri Nasıl Çözülür?

Aile, üyelerinin büyüme ve olgunlaşması yönünden onsuz olunamayacak bir birimdir. Aşırı duygusal uyaranlara karşı koruyuculuğu ve sonraki toplumsal uyum için gerekli olan öğrenme süreçlerini üyelerine sağlayamadığında, üyelerinin kişilik yapısında ciddi bozulmalar, hatta yıklar ortaya çıkabilmektedir.

Sağlıklı ailelerde karşılıklı etkileşimler, üyelerinin gelişimi ve uyumu için gerekli olan kararlı dengeyi belirlemektedir. Aile üyeleri, etkileşimlerinin biçimi açısından hem benzerlikler, hem de farklılıklar gösterirler. Her birinin kişilik özellikleri ve değerleri diğerlerine eklenip onları tamamlayabileceği gibi, diğerlerinin ihtiyaç ve istekleri için bir engellenme kaynağı da olabilir. Böylece aile içi çatışma ve parçalanmalara da yol açabilir. Aile içi karşılıklı etkileşimin tamamlayıcı diğer görünümleri şunlardır:

Aile üyelerinin benlik saygılarının yükselmesi yönündeki ihtiyaçları karşılar. Aile içinden ya da dışından kaynaklanan kaygı ve çöküntülere karşı savunmaların güçlendirilmesini sağlar. Çatışmaların çözümlerine katkıda bulunur. Üyelerinin kişi-sel yetenek ve dürtülerini gerçekleştirmesinin olanaklarını araştırır ve bunlara destek olur. Olgunlaşan her bireyin kişiliğini değiştirme ve geliştirme yeteneği olduğuna göre aile içi çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Aile içi çatışmalar her üyenin grup içinde büyümesine hem yardım edici, hem de sınırlayıcı bir potansiyel taşır. Aile içi ilişkilerde yarışma ve işbirliğinin birbirleriyle zorunlu olarak karşıt eğilimler olmadığı açıktır. işbirliğinin gerçek karşıtı aldırmazlık ve kayıtsızlıktır.

sevmek

Aile içindeki farklılıklar yaratıcı ve önemli unsurlar olmak yerine üyeler için tehdit durumuna geldiğinde ailenin bir ya da birkaç üyesini “vur abalıya” (günah keçisi) rolüne sokmaya yol açan çatışmalar oluşur. Aile çatışması böylece “seçilmiş kişi” merkez olmak üzere kristalleşir. Seçilen kişi ailenin hasta bir üyesi, hep sorun yaratan bir üyesi, deyim yerindeyse “şamar oğlanı”, ayrıca en sevgili ya da en değerli olduğu varsayılan üyesi de olabilir.

Aile ve evlilik krizleri çoğunlukla aile ve evlilik yaşamının belirli dönemeçlerinde ortaya çıkar. Bu dönemeçler birçok ailede krizlere neden olabilir. Bireysel yaşamın temel evreleri arasındaki her geçiş döneminde kişi nasıl geçici bir bocalamaya uğruyorsa, aile yaşamında da buna benzer bir şekilde geçiş dönemlerinde ağırlığı ve süresi aileden aileye farklılıklar gösteren krizler yaşanmaktadır.

Aile bütünlüğünü tehdit eden stresleri ve buna bağlı kriz dönemlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz: Tanışma ve flörtten evliliğe geçiş sırasında ortaya çıkan kopmalar, ayrılmalar, hastalık, eşlerden birinin ölümü. Bu stres koşullarından her biri ailenin kurulu dengesini bozabilir. Kesintisiz bir denge içinde görünen aile birliği ve ilişkileri çözülmeye uğrar. Aile kısa bir süre içinde uygun ve yeterli savunmalar yoluyla söz konusu stresle baş edemezse, aile krizi ortaya çıkmış demektir. Kriz, streslerin baş edilemeyecek derecede ağır ve ciddi oluşundan doğabileceği gibi, aile sisteminin zedelenmeye, örselenmeye yatkın ve elverişli oluşundan da ileri gelebilir.

Sağlıklı ailelerin hemen hepsi aile dengesindeki uzun süreli çözülme ile yıpranmak istemeyeceklerinden, güncel krizi her-hangi bir yolla, ne olursa olsun aşmaya çalışacaklardır. Tedaviye dönük profesyonel bir müdahaleye gerek kalmaksızın ailenin kendini toparlaması ve krizi aşması sık görülen bir durumdur. Ancak bu durum bazı istenmeyen sonuçlar da doğurabilmektedir. Kriz yatışmış, ama kişilerarası ilişki ve etkileşimde sinsi ve kronik bir bozukluk yerleşmiş olabilir. Aile üyeleri aralarından bir “şamar oğlanı” seçerek tüm sorumluluğu ve ailenin ortak özürünü bu korunmasız kişiye yükleyebilirler. Başka bir yol da aile üyelerinin paranoid bir tutumla dış dünyada bir düşman bularak savunmaya dönük bir dayanışma ile dengeyi korumaya çalışmasıdır.

Aile içindeki acil krizler her zaman hastalıklı bir nitelik taşımayabilir. Hatta kimi zaman ailenin uyum kapasitesini büyütme ve daha olgun bir dengeye doğru değiştirme yönündeki çabaların güdüleyicisi de olabilir.

Ülkemizde aile krizlerine yol açan iki ana nedeni şu şekilde tanımlayabiliriz: Birincisi, üst aileden ayrılıp, özerk ve bağımsız bir çekirdek aile kurma konusundaki sorunlardır. Bu başlık altında, üst aile üyelerinin genç evlilerle bağımlılık ilişkilerini sürdürmeye yönelik aşırı müdahalelerini ilk elden belirtmek gerekir. Ancak, ayrışma ve özerk olma konusunda yeterince olgunlaşmamış, bilinçdışı bağımlılık ihtiyaçlarını çözememiş genç evlilerin bu yöndeki eğilimlerini göz önünde tutmak gerekir. Çocukların bakım ve eğitimi konusunda kurumsal desteklerin sinirli ve bir hayli pahalı olduğu ülkemizde, genç anababaların özerk-bağımsız bir aileyi kurmuş olsalar bile, bu nesnel koşullar nedeniyle üst aileye yaklaşmak, onlardan maddi ve manevi destek istemek zorunda kaldıkları görülmektedir. Bu da ister istemez çözümlenmemiş birçok sorunun yeniden gündeme gelmesine neden olmaktadır.

Aile krizlerine yol açan ikinci ana neden, üyelerin aile içinde bireysel özgürlük ve kişisel özgünlüklerini koruma ve görece özerk olmayı sürdürebilme yetersizliğidir. Geleneksel ailelerde kişisel farklılıklardan doğan çatışmaları, erkeğe boyun eğme, erkeğin dilek ve normlarını tartışmasız kabul etme ile bir dereceye kadar çözmek mümkün olmaktadır. Kentlerde yaşayan karı kocanın her ikisinin de çalıştığı modern çekirdek ailelerde ise, bu çatışmaları kavga ile güç göstererek çözmeye çalışmak oldukça yaygın bir yoldur. Bu da evlilikte zorunlu olan uzlaşma ve esnekliğe çok ters bir tutum olan “egemenlik kurma” davranışının pekişmesine yol açacağından, bir süre sonra ciddi kopmalara neden olabilmektedir.

Araştırmalar göstermiştir ki aileye yeni bir üyenin katılması ya da aile üyelerinden birisinin kaybı gibi aile dengesini bozan iki ana değişiklikten doğan aile krizlerinin ortaya çıkışı ile bu iki stres faktörü arasında anlamlı bir ilişki vardır.

Doğum, evlat edinme, ana-babadan birinin evlenmesi ya da ülkemizde sık görüldüğü gibi akrabalardan birinin öğrenim görme ya da iş bulma gibi gerekçelerle ailenin yanına taşınması, ailedeki üye sayısını arttıracak ve kurulu dengenin bozulmasına neden olacak streslerdir. Ayrıca aile üyelerinden birinin evden uzaklaşması, boşanma, ayrılma ya da anababadan birisinin ölümü aile üye sayısını azaltan denge bozucu streslerdir. Aile dengesini bozabilecek diğer stresler arasında iş, para, statü ve prestij kaybı, çeşitli hastalıklar, emeklilik, suç nedeniyle tutuklanma gibi yaşam olayları sayılabilir.

Terfi nevrozlarında olduğu gibi ilk bakışta çok önemli kazançlar sağladığı sanılan durumlar, örneğin ailenin önemli bir maddi refaha kavuşması ve önemli bir statü değişikliği de aile krizlerine yol açabilmektedir.

Çocukluklarında ana-babalarından başarı konusunda çelişkili iletiler alan aile üyeleri, önemli bir başarısızlık durumunda ağır kaygı ve çökkünlük yaşayarak ailelerine ciddi krizler yaşatabilir. İş sorumluluklarına aşırı değer veren, titiz ve düzenli çalışmayı ilke edinmiş aile reisleri, bu kişilik özellikleri sayesinde yükselirler, ama ailelerine ayırdıkları zaman ve enerji de o oranda azalır. Buna dayanamayan bir eş ya da çocuklar değişik aile krizlerine yol açabilirler. Eşlerden birisinin bireysel olarak önemli mevkiler elde etmesi, sosyal ilişkilerinin artması ve başarılı olması evlilik ilişkisindeki mahremiyeti ve yakınlığı zedeleyebilir, ihtiyaçları ve ilgileri giderek birbirinden ayrılan eşler birbirine yabancılaşır, karşılıklı hoşgörü ve anlayış azalır.

Ülkemizde kocaların meslek yaşamlarında hırslı olmaları, sürekli yükselmeyi arzu etmeleri ve buna karşılık kadınların evde çocuklarla oturup duygusal ve zihinsel olarak daha az gelişme fırsatına sahip olması, geçmiş yıllarda bir dereceye kadar kabul görüyordu. Bugün bu geleneksel roller değişmiş, kadın özgürlük hareketinin etkisiyle kadınlar, iş yaşamında daha bağımsız olmayı istemeye başlamışlardır.

Ekonomik ve kültürel düzeyde hızlı değişimlerin yaşandığı toplumumuzda kadınların üretime ve çalışmaya daha etkin bir biçimde katılmaları kaçınılmaz bir durumdur. Kadın-erkek rollerinin sorgulanması demek olan bu durum, aile içi çatışmaların potansiyel kaynağıdır.

Evlilik ve aile krizlerinden özet olarak söz ettikten sonra kısaca bu tür sorunların tedavisi ile ilgili temel yaklaşımları tanıtmak uygun olacaktır.

Aile ve evlilik terapilerinin en yararlı uygulama alanı aile üyelerinden birisinin bozuk ve uyumsuz davranışlar gösterdiği nevrotik, psikotik ve kişilik bozukluğu vakalarının bulunduğu ailelerin tedavisi durumudur. Başlıca uygulama alanlarını saldırgan davranışları yüzünden okul ya da toplumda uyum bozukluğu gösteren çocuk ve ergenler, uyuşturucu madde bağımlılığı gösteren genç ve erişkinler, köklerini daha geniş aile içindeki sağlıksız etkileşimlerden alan evlilik sorunları olarak sınıflandırabiliriz.

Ayrıca bireysel terapi ile düzelen ruhsal bozukluk belirtileri aile çevresine dönmekle ağırlaşıyor ya da sürüp gidiyorsa aile tedavisine başlamak uygun olacaktır. Ana-babadan her ikisine ya da birisine paranoid psikoz tanısı konmuş ya da yalancılık, düzenbazlık, suça yönelme, disiplinsizlik gibi antisosyal kişilik bozukluğu belirtileri gözlenmişse, bu gibi ebeveynlerin çocuk ve gençleri için aile tedavisi uygun değildir.

Tehdit edici bir aile sırrının varlığı ya da kökleşmiş kültürel ve dinsel önyargıların bulunduğu durumlarda da aynı durum geçerlidir. Bir ya da daha fazla aile üyesinin fiziksel bir hastalık nedeniyle tedavi oturumlarına katılamadığı, aile üyelerinin bir kısmında kökleşmiş katı ruhsal savunmaların bulunduğu ya da tedavi sürecinde ortaya çıkabilecek anksiyetenin benlik çözülmesine yol açabileceği durumlarda da bu tedavi uygun değildir. Aile çözülmesine ve dengelerin kökten yıkılmasına yol açabilecek, dönüşü olmayan bir çatışmanın yakın olduğu durumlarda da aile tedavisinden kaçınılmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir